13/7/2009 - Kimselere Diyemedim
Kimselere Diyemedim - Senai Demirci |
|
Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb’im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralar”a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/9/2008 - BESMELE = Bismillâhirrahmânirrahîm
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
BESMELE = Bismillâhirrahmânirrahîm Bişr-i Hafi. Evliyânın büyüklerinden. Genç. Günah çukuruna düşmüş yuvarlanıyor yuvarlandıkça batıyor...
Bir gün Gecesini içki masalarında sabahladığı bir gecenin günü. Sarrhoş. Evinin yolunu tutturmuş, gidiyor, gitmeye çalışıyor. Yürüyor. O da ne? Bir kağıt, üstünde Besmele yazılı bir kağıt. İçi cız ediyor. Eğiliyor. Çamurların içinden Besmele yazılı kağıdı alıyor. Hiç Allah'ın ismi yerde olur mu, çamurlar içinde olur mu, bin bir düşünce bin bir ah ediş. Kağıdı öpüyor, çamurlarını siliyor, temizliyor, evine götürüyor, güzel kokulare sürüyor ve eveinin en güzel yerine asıyor.
O gece âlim bir zât bir rüyâ görür. Rüyâda,'' Git, Bişr'e söyle! İsmimi temizlediği gibi onu temizlerim. İsmimi büyük tuttuğu gibi büyültürüm. İsmimi güzel kokulu yaptığı gibi, onu güzel ederim. İzzetime yemin ederim ki, onun ismini dünyada ve âhirette temiz ve güzel eylerim'' denildi. Bu rüyâ, üç defa tekrar etti. Rüyâ gören kimse, sabah olunca, Bişr-i Hafi'yi arayıp meyhanede buldu. Mühim haberim var diye içeriden çağırdı. Bişr geldiğinde, gelen zâta dedi ki: -Kimden haber vereceksin? -Sana Allahü teâlâdan haber vereceğim. Bunu duyan Bişr, ağlamaya başladı ve sordu: -Bana kızıyor mu, şiddetli azap mı yapacak? Rüyâyı sonuna kadar dinleyince arkadaşlarına dönüp şöyle söyledi: -Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremiyeceksiniz. O zâtın yanında hemen tövbe etti. Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, hiç ayakkabı giymedi. Sebebini soranlara,''Söz verdiğim zaman yalınayaktım, şimdi giymeğe hayâ ederim'' derdi.
Ayakkabı giymediği için kendisine ''Hafi'' (yalınayak)denilmiştir. ’Bismillâhirrahmânirrahîm’ Anlamı: ‚Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın adı ile’ Rahman: İyi olsun kötü olsun, mümin olsun, kafir olsun, ayrım yapmadan, dünyada nimetini herkese veren ALLAH demektir. Rahim: Ahiretde nimetlerini sadece müminlere veren manasındadır! Not: Peygamber Efendimizin bir sünnetide, su’yu oturarak 3 yudumda, her yudumunda besmesele ile başlayıp, elhamdülillah diyerek içmesidir… Eğer suyunuzu bu şekilde içerseniz, ve her işinize BESMELE ( ALLAH’ın adı ) ile başlarsanız farkı görecekseniz…
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
19/6/2008 - Yüreklerdeki Deprem
Yüreklerdeki Deprem
Muhammed’in Canım İnsanlarıma Mektup isimli yazısından sonra insanlar şok olmuştu! Yıllardır inandıkları yaşam biçimlerinin kendilerini sonsuz bir cehennem azabının içine sürükleyecek olmasını öğrenmeyi nasıl kabul edebilirlerdi. Tüm inanmış insanların kendilerine manevi lider olarak kabul ettikleri Muhammed isimli bir adam kendilerini açık açık yanlış bir inanç içinde olmakla tehdit ediyordu. İnanç dünyaları alt üst olmuştu! Eğer durum böyle ise çoktan beridir dindar bir insan olamayan ataları sonsuz karanlıkların içine düşmüş olmalıydı. Oysa insanlar onların gökyüzündeki yıldızlardan kendilerini seyredip öpücükler yolladıklarına inanıyorlardı! Hayır, hayır! Böyle bir şeyi asla kabul edemezlerdi! En iyisimi inkâr etmeliydiler! Sanki bu söylenenleri hiç duymamış gibi davranıp üstüne üstlük Muhammed’e yanlış şeylere inandığını söylemeliydiler! Öylede yapacaklardı ve böyle bir şeyi asla kabul etmeyeceklerdi! Oysa hakikat apaçık ortada idi! Basiret sahibi, hikmet sahibi olan dindar insanlar Muhammed’in doğru söylediğine inanmak şöyle dursun, doğru söylediğini isimlerini bildikleri gibi çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle onlardan tebrik ve destek mesajları geliyordu. Muhammed’e canı gönülden teşekkürler ediyorlardı. Zaten Muhammed onların bu meseleleri iyi anlayacağını çok iyi biliyordu. Sadece bu gerçekleri bilmeyen insanlarına uyarıda bulunmak amacıyla eserlerini dile getiriyordu! Yoksa insanlarının ufuklarını ve gönüllerini zifiri karanlıklar kaplamıştı. Biran önce imanlarını tazeleyip hayatlarını ve ufuklarını vede gönüllerini İslam’ın kutlu nurları ile aydınlatmalıydılar. Bazı insanları derin düşünceler kaplamıştı. Muhammed’in kişiliğini eserlerinden tahmin edebiliyorlardı. Bu insan böyle konularda yalan söyleyemezdi. Ve eserleri apaçık hakikatlere parmak basıyordu. Yıllardır gönül Kâbe’lerini işgal eden putların sonu gelmişti artık. Muhammed Allah’ın izni ile gönüllerde şiddetli bir depreme vesile olmuştu. Ve putlar gözyaşları vede pişmanlıklar içinde yere seriliyordu. Tıpkı ayeti kerimede anlatıldığı gibi Allah’ın yardımı gelmiş ve insanlar akın akın kutlu İslam’ın etki alanına kendilerini bırakıyorlardı! Bununla birlikte hala Muhammed’e hakaretler yağdıranlar yokta değildi! Muhammed’e İslam dinini öğretmeye çalışanlar ise cabası. Birisi Muhammed’e şöyle demişti; —Peygamber efendimiz bile bilmiyordu kimin cennete veya cehenneme gideceğini! Aslında burada suç bu insanlarda değil, gereksiz ve anlamsız korkularla tam bir İslami eğitimi insanlarına sunamayanların idi! Çünkü kendi gayretleri ile İslam’ı en ince ayrıntısına kadar öğrenebilen dindar insanlar çok iyi biliyorlardı ki efendimiz ashabdan birine münafıkların listesini verip pek çok insanı ise cennet ile müjdelemişti! Muhammed’in dostu olan biri ise Muhammed’i inandığı şeyler hakkında küfür ile itham etmişti. Oysa Muhammed her zaman o kişinin doğru söylediği konularda destekçisi olmuştu. O da Muhammed’e pek çok konuda destek vermişti. Ama artık yolların ayrıldığı yere gelmişlerdi! Muhammed biliyordu herkesin bir makamı vardı. Alt makamlarda bulunan biri elbette üst makamlarda bulunan birini kolay kolay anlayamazdı. Örneğin bir üniversite öğrencisinin ordünaryüs profesörü anlayamayacağı gibi! Muhammed burada şu kıssayı anlattı. Hani Kehf suresinde Hazreti Musa ile Hızır aleyhisselamın aralarında geçen bir olay varya! İşte oradaki durum gibi; bir peygamber olduğu halde maneviyat ehli olan Hızır aleyhisselamı anlayamadığı gibi sizlerde beni anlayamıyorsunuz! . Mesela orada Hızır Aleyhisselam bir çocuğu ileride anne ve babasını sapıttıracak diye öldürüyor. Şimdi bu gaybı Allah’tan başka kimse bilmez diyenler söylesin bakalım. Hızır Aleyhisselam bu durumu nasıl biliyordu. Tabiî ki şanı yüce rabbimiz dostuna bu durumu bildirmişti! Bazıları diyor ki; —İyiki bu kıssayı öğrenmişsin. Bir tutturmuşsun Hızır Aleyhisselam. Ne yani Hızır aleyhisselamı beğenemediniz mi? Kurandan bir işaret size yetmiyor mu? Bunu kabullenemeyenler inatlarında ısrar edip; —Ne diyelim Allah hidayet versin. Şunu bil ki Veliler kalpten geçeni bilir diye inananlar küfre düşer” diyerek kaçıyorlardı! Muhammed ise Öncelikle kendisinin hidayetini istedikleri için bu insanlara teşekkür ettikten sonra onlara şu misali örnek verdi; —Şimdi sizler bazı şeylere şartlandırılıp, çıkar çevrelerinin istediği gibi inanmaya teşvik edilmişsiniz. Örneğin size Ankara’da Kocatepe camisinin olmadığı inancını empoze etmeye çalışmışlar! Ama ben Ankara’ya gidip Kocatepe camisini görmüşüm ve orada namaz bile kılmışım! Sonrada sizin yanınıza gelip Ankara’da Kocatepe camisinin olduğundan ve güzelliğinden bahsediyorum! Sizler bana diyorsunuz ki “Aman ha! Ankara’da Kocatepe camisinin olduğuna inanmak küfürdür! ” Şimdi ben sizlerin basiretsizce, hikmetsiz tutumunuza mı inanayım yoksa gözlerimle görüp yaşadığım şeylere mi inanayım? Muhammed’in açıklamaları insanların ufuklarındaki kara bulutların dağılmasına vesile oluyordu. İnsanlar artık onun kişiliği ile değil mesajları ile ilgileniyordu. Evet söyleyene değil söylettirene bakılmalıydı! Bunun farkına varan insanların gönüllerini sonsuz bir sevinç kaplamıştı. Çünkü sonsuzluğa uzanan hayat yolunun üzerinde hile ve yalan dolan ile örülen duvarlar bu şiddetli deprem ile yerle bir olmuştu! Zira yalanları savunmak insanları çok huzursuz edip karamsarlıkların içine bırakıvermişti. Oysa şimdi gerçekleri kabullenip cesurca bu gerçekleri savunmaya hazırlardı! Artık insanlar Mekke’nin fetih gününde ki o kutlu duyguları yaşıyorlardı. Sanki iki cihan güneşi o insanların gönül Kâbe’lerini ziyaret etmiş ve batılın putlarını bir bir kendi mübarek elleri ile deviriyordu. Ve şöyle bir ayeti kerime yankılanıyordu göklerde. “Hak geldi ve batıl yok oldu. Biz hakkı batılın üzerine fırlatırız da, hak batılı parçalayıp yok eder” Gerçeğin farkına varan insanların tüyleri diken diken olmuştu. Ve gözlerinden seller gibi yaşlar boşanıyordu. Ve bir ayeti kerimenin yankısı gökleri kuşatıyordu! Muhakkak ki Allah iman edip salih ameller işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlere koyar! Orada altın bilezikler ve inciler takınırlar. Ve oradaki elbiseleri ipektendir!
Enes Muhammed
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/2/2008 - GÖNÜL MESCİDİ
Akıllı, faziletli, irfanlı bir genç, bir şeyhin yanında konakladı. Onun yükünü, eşyasını aldılar ve kendisini bir dergâhta misafir ettiler. Misafirlik müddeti bittikten sonra şeyh Efendi, o gence:
“-şu mescit tozlanmış, her tarafında çer-çöp toplanmış. Burayı güzelce sil süpür, temizle!..” dedi.
Genç misafir, bu sözü işitince hemen orayı terk etti. Bir daha yüzünü gören olmadı. Bu gencin, kendisinden hizmet istenmesi üzerine apar-topar oradan ayrılması insanların dedikodusuna sebep oldu. Kimi onun hizmetten kaçtığını, kimi ise onun, elinden hiçbir iş gelmeyecek kadar beceriksiz olduğunu söylüyordu.
Günün birinde şeyh Efendinin müridlerinden birisi, yolda o genç misafirle karşılaştı:
“-Arkadaş! iyi düşünme¤din ve doğru bir iş yapmadın! Sen misafir olarak kaldığın müddetçe elimizin, başımızın üstündeydin. Sana ne oldu ki, ufacık bir yerin temizliği istendiğinde kaçıp gittin. Ey kendini beğenmiş genç, bilmiyor musun ki; insanlar hizmet ede ede yükselir ve bir mevkî sâhibi olurlar!..” dedi.
Genç yolcu yana yakıla ağladı, inledi ve:
“-Ey can¤lar besleyen, gönüllere sürûr veren dostum! Emri aldığım gibi temizlemek için mescide gittim. Baktım ki mescitte toz toprak yok, tertemiz. O yerde bir kirli varsa, o da bendim, benim gönül mescidimdi. Ve artık oraya bir daha uğrayamadım. çünkü gönül mescidini te¤miz tutmak lâzımdır!” dedi.
Tasavvuf yoluna intisab eden her insan, kendi kusurunu görmeli, tevâzûya bürünmelidir. Meyveli dal, başını aşağı tuttuğu gibi, akıllı insan da mütevâzî olur. Yücelik istersen, tevâzûyu seç! çünkü yücelik makamına çıkmak için, tevâzûdan başka merdiven yoktur.
Ey insan! Cenâb-ı Hak seni topraktan yaratmıştır. Toprak gibi mütevâzî ol. Madem ki topraktan yaratıldın; ateş gibi hırslı, cihânı yakıcı, inatçı olma!.. Korkunç ateş baş çekti, yükseldi, sivrildi. Toprak ise mütevâzî oldu. Ateş yükseldiği için (kibirlendiği için) ondan şey¤tan yaratıldı. Toprak tevâzû gösterdiği için, ondan Âdem yaratıldı.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Dini konular hakkında bilgiler makaleler şiir,ler
|